Herkese merhaba,
Gözümüzün bebeği, haklı gururumuz Asya Kitap Kulübümüzün bloguna ilk defa bir yazı yazıyor olmanın heyecanı içerisindeyim. Bazen birşeyi o kadar çok ister ve önemsersiniz ki bir türlü neresinden, ne zaman başlayacağınızı bilemezsiniz. Kulübümüzün en aktif ve heyecanlı üyesi (ki kendisi Asya kitap kulübünün kurucu üyelerinden biridir - diğeri de ben :)) Dilek, entelektüel yanını teknolojik becerileriyle birleştirip bu blogu oluşturup günden güne geliştirip güzelleştiridiğinden beri bir yazı yazma hevesi içerisindeydim ama kısmet bu nüfusunun yüzde 75inin hasta olduğu işyerimden mikrop kapıp tam da yılbaşı öncesi kendimi hasta hissedip Tylol Hot`imi içip, evimde sevgili Tess ile geçirdiğim bu huzurlu akşamaymış.
Yazımın konusuna gelince… Kitap kulübünün son toplantısında Manga ve animeleri konuşmuştuk ve daha önce hiç anime izlememiş, manga okumamış arkadaşlarımız olduğunu farketmistik. Ama ortak özelliği farklı şeylere açık insanları bir arada toplamak olan Asya Kitap Kulübü üyeleri, daha önce böyle bir zevkleri olmamasına rağmen anime filmlerine oldukça ilgi göstermişlerdi. Ben de sizlerle izlediğim anime filmleri/dizileri paylaşmak, sizlerin de beğeneceğini düşündüğüm önerilerde bulunmak istiyorum. Belki bir sonraki toplantımızda ortak olarak izlediğimiz bir anime film hakkında konuşabiliriz. Fidan zaten manga ve anime tarihi hakkında tıpkı toplantımızda olduğu gibi bizi bilgilendirici bir yazı yazmış. Benimkisi daha çok kendi anime geçmişim ve beğenilerimle ilgili bir yazı olacak…
O zamanlar ne olduğunu pek bilmesem de şuursuzca izlemekten çok hoşlandığım anime diziler olmuştu (Okuldan her geldiğimde önlüğümü çıkarıp annem ve halamla başına oturduğum ve çoğu zaman gülümseme ama bazen de derin bir üzüntüyle izlediğim Şeker Kız Candy - hangi eser bu kadar farklı yastan insanı bir ortak bir noktada buluşturabilir ki?; böyle yazılıp yazılmadığından emin olamasam da Şeker Kız Candy tadında, yine ayni grupla izlediğimiz Georgia; ana karakterini her zaman fazla şımarık bulduğum, en çok Jüpiter gezenini temsil eden, uzun boylu,güç ve şimşeğin askeri olan, ailesini genç yaşta kaybetmiş, yalnız yasayan, hem çok güçlü hem de evcimen, kahverengi saçlı Makoto`yu beğendiğim Sailor Moon…). Bu tarz çizgi filmler bana diğer çizgi filmlerden ya da gençlik dizilerinden daha cazip geliyordu ama bunun nedenini bilmiyordum ve sorgulamıyordum da. Sadece hoşuma gittiği için izliyor, takip ediyordum. İnsan büyüdükçe yaptığı şeyleri (saçma ve boşluk doldurmak için olanları, hobilerini bile) sorgulamaya başlıyor ve maalesef bu sorgulama nedeniyle de ayni rutinin, sadece kendine bir çıkar sağlayan, sonuç getiren aktivitelerin içinde boğulup gidiyor (işe gitme- para kazanırsın, doğru insanlarla iletişim halinde olma - yalnız kalmazsın, ihtiyacın olduğunda işe yararlar, sinemaya gitme - herkesle açabileceğin bir muhabbet olur, spora gitme - sosyallesin, fit olur uzun yasarsın, sevgili yaparsın vs.) Eğer hala kendinize anlamsız ve sonuçsuz şeyler yapabilme hakkini tanıyorsanız ve kendisiyle hala tanışmadıysanız sizi biriyle tanıştırmak istiyorum…
Hayao Miyazaki. Nasıl oldu kim önce davrandı da kendisini keşfetti bilmiyorum ama Hayao Miyazaki diyince aklıma ilk kardeşim Orhun geliyor (O muhtemelen okumaz bu yazıyı çünkü kendisinin de bir blogu var ve ben takip etmiyorum. Muhtemelen yukarıda örneğini verdiğim rutine azıcık kapılmış olmaktan) Hayao Miyazaki`yi bir şekilde keşfettik, çoğu animesini izledik kendisini her fırsatta güzel duygularla andık, anlattık.
Önce biraz kendisini tanıyalım;
Yaş önemli tabi. Kendisi 1941 Tokyo doğumlu, 69 yaşında , hala yaşıyor. Abisinin uçak şirketinde çalışan bir babanın (filmlerindeki uçma/uçan objeler/uçak yoğunluğunun nedeni olarak gösterilebilir) ve okuma tutkusu olan, sorgulayıcı, kabul edilmiş sosyal kuralları irdeleyen bir annenin 4. oğlundan ikicisi. Yıllarca farklı stüdyolarda farklı kişilerle çalıştıktan sonra kendi filmlerini çekmeye başlamış. Bu arada böyle önemli sanatçıların özel hayatı da çok merak edilir ya (başta bendeniz tarafından). Daha sonra evleneceği, yine animatör karısı ile Toei diye bir şirkette tanışmış.
Kendi yazdığı, çizdiği ve yönettiği uzun metrajlı anime filmlerine kadar (ki ben bu kısımla ilgilendim daha çok:)) birçok diziye ve ortak yapıma imza atmış. Fakat ilk başarısını 1984 yılında `Nausicaa of the valley of the wind` ile yakalamış. Genel olarak baktığımda Miyazaki`yi beğenmemin sebeplerinden birinin de neredeyse her filminde (galiba hepsinde) güçlü, bağımsız bir bayan karakterin olduğunu görüyorum. Nausicaa`da da gelecekte dev böceklerle dolu zehirli ormanların her yeri kapladığı dünyada aç gözlü insanların doğayı ve kendi halkını yok etmesini önlemeye çalışan bir prensesin hikayesi anlatılmış. Miyazaki`nin ağırlıklı işlediği konu, aynı zamanda manga ve dolayısıyla animenin mantığını oluşturan sanayileşme ve endüstrileşmenin dünya/doğa üzerindeki negatif etkileri. Bu Miyazaki`yi uluslararası alanda da tanıtan ve üne kavuşturan filmde de, yönetmen darwinizm`den etkilendiğini, dinazorların neden ortadan kaybolduğunu düşündüğünü ve sanayileşme ile insanlığın sonunun geleceğine inandığını ifade etmiş.
Yine uluslararası bir üne sahip Miyazaki`nin yazıp yönetmenliğini yaptığı (Bu arada tabi ki tüm sahneleri Miyazaki bizzat çizmiyor ama bu konuda çok titiz. Çalışanlarının çizimlerini sürekli kontrol ediyor ve beğenmediği kısımları da kendisi düzeltiyor. Buradan da gerçek yöneticiliğin sadece çalışanlarına direktif verip yaptıkları işi eleştirmek ya da onaylamak olmadığı, gerektiğinde bizzat işin mutfağına girip en doğrusunun ve güzelinin nasıl yapıldığını göstermek olduğunu söyleyebilir miyiz? Bence söyleyebiliriz :) İş dünyasına atıfta bulunmadan da edemedim bir işletme mezunu ve özel sektör çalışanı olarak ;)) Castle in the Sky 1986 yani benim doğum yılım yapımı. Benim doğum yılımda çekilmesi bir yana bu animeye özel bir sempatim var. Belki de yine kötülerden kaçan ve bunu bir şekilde çok da iyi başaran minik bir kızın başrolde olması, sevimli ve kızı domine etmeyen bir çocuğun ona eslik etmesi, `havada yasam` düşüncesi ve birçok kişi tarafından efsane olduğu düşünülen ama aslında var olan kayıp şehir `Laputa`nin keşfi bu animeyi benim için cazip kılıyor. Miyazaki`nin inanamadığım ve hayran kaldığım yönlerinden bir tanesi de her hikayesinde farklı bir dünya kurması. Yani tabiri caizse bir orta dünya hayal edip ayni fantastik kurgu çerçevesinde onlarca cilt kitap yazmaması, ya da film çekmemesi. Her filminde ayrı bir kurgu, ayrı bir düzen var ve bu kurgusal hayatlar kesin çizgilerle ya da kurallarla sınırlandırılmamış. Tıpkı bir hayal gibi. Başı ya da sonu yok. Ben genelde günlük hayatta da film izlerken de resmi bütünüyle görmek isterim, herzeyi anlamak isterim, anlamadığım bir nokta beni çok rahatsız eder ve onun üzerine giderim. Ama Miyazaki filmlerinde bunu kırıyor insan, kendini hikayenin akışına bırakıyor. Her an herşey olabiliyor ve ne kadar garip ve bildiğimiz herşeye ters olsa da cuk diye yerine oturuyor hissi veriyor.
Gelelim benim favorim `My neighbour Totoro`ya! Annelerinin hastalığı nedeniyle yattığı hastaneye yakın, şehirden uzak bir eve taşınan biri on, diğeri 4 yaşlarında iki küçük kızın hikayesini anlatıyor `My neighbour Totoro`. Hasta bir annenin iki şirin kız çocuğu, ablanın diğerine karşı duyduğu sevgi ve sorumluluk, onların çaresizlikleri ve durumu algılayamamaları insanı çok üzüyor tabi. Orman ruhlarından olan koca göbekli, şirin, yağmurdan kafasındaki küçücük yaprakla korunmaya çalışan, fındık yemeyi çok seven Totoro`nun kızlarla olan arkadaşlığı ve içten sevgisi de bir yandan insanin içini ısıtıyor. Bir olaydan çok durum hikayesi olan Totoro özellikle yağmurlu bir akşam tek başına izlemelik ve melankolik bir havası, yapısı olanlar için göz yaşı dökmelik. Sonrasında Amerikan yapımları da çıkmış diye duydum ama ben koca göbekli Totoro`nun aklımda Miyazaki çizimlerindeki gibi 2 boyutlu ve şirin kalmasını istiyorum o yüzden googlelamadim bile :D Bu arada Çin`in Tianjin şehrinde bir mağazada Totoro`nun oyuncaklarını gördüğümde şen kahkahalar atıp Kung Fu Panda ile beraber satın aldığımı ve şu anda yatağımın üstünü süslüyor olduğunu söylemeden geçemeyeceğim :D
Totoro (1988)`den tam bir sene sonra yine çok severek izlediğim 1989 yılının en çok gişe hasılatı getiren Japon filmi olan `Kiki`s Delivery Service` adli animeyi yazıp yönetmiş Miyazaki. Filmin başrolünde yine ufak bir kız, yalnız yaşıyor ve bir cadı :D Cadıların 13 yaşına geldiklerinde 1 yıl yalnız yaşama zorunluluklarının olması da yine sadece Miyazaki`nin aklına gelecek türden bir fikir ama hoşuma da gitmedi değil. Yeri gelmişken söylemem lazım. Ben Miyazaki`nin animelerini biraz da ürkünç buluyorum. Yani her sahnesi sevimlilik akan şirin şirin koca gözlü kızların oynadığı vikvik animeler değil kesinlikle. Hep her an beklenmedik şeyler olabilme korkusu, zor bir durumla basa çıkmak zorunda olma ve yaşı küçük karakterler var. Ayrıca fantastik yaratıklar da çoğu zaman sevimlilikten çok uzakta, korku verici çizimler var. Kiki`s Delivery Service genel olarak insanin başına gelen zorluklarla basa çıkarak büyüdüğünü ve en zor durumda bile elindekiyle ayakta kalabilineceğini Miyazaki`nin o güzel hikayesi ve çizimleriyle anlatan bir anime.
Miyazaki sinemaya verdiği 3 yıllık aradan sonra (geçmişinde çizimlerden yorulduğunu iddia ederek verdiği böyle aralar var ama her seferinde daha da başarılı işlerle geri dönüyor) Porco Rosso filmiyle geri donuyor. Bu filmi izlemediğim için çok yorum yapamayacağım. (Baş rolde bir domuz oynuyor, domuz neden bizde toplu olarak kötü duygular uyandırıyor :s yoksa sırf bu yüzden mi bu filmi hep goz ardı ettim, izlemedim :() Bu filmde Miyazaki`nin uçma ile ilgili bilgilerini çok iyi kullandığı ve izleyicilere uçmanın nasıl bir tecrübe olduğunu çok başarılı bir şekilde anlattığı söyleniyor, uçmak için başka yollara gerek yok. Haydi hep birlikte Proco Rosso`yu izleyelim. Kikikikiki (Kiki gülüşü:P:p)
Orhun eskiden parasını hiç benim gibi dışarda çarçur etmezdi, eli çok sıkıydı. O yüzden de hep orjinal filmlere, oyunlara ve dizilere ayıracak parası olurdu. Tabi bu durumdan ben de yararlanırdım :) Hayao Miyazaki`nin filmlerinden bir seriyi de orjinal aldığını gördüğümde bayağı sevinmiştim. Miyazaki`nin 1997 yılında yazıp yönettiği Princess Mononoke de bu seride yer alan filmlerden biriydi ama nedense benim elim bir turlu bu filmi izlemeye gitmedi. Bunun sebebi kapağındaki vahşi kurt ve ağzı kan kırmızısı kız mıydı bilemiyorum ama ben kendisini göz ardı etmiş olsam da Princess Mononoke 150 milyon dolarlık gişe hâsılatıyla Japonya`da o yıla dek gösterime girmiş yerli ve yabancı filmler arasında birinci sıraya yerleşmiş. Ayrıca bu filmin seneryasonu yazmanın Miyazaki`nin tam 16 yılını aldığını da söylemeden geçemeyeceğim. Galiba bu dünyaya büyük eserler bırakmanın en büyük sırrı yetenekten sonra sabırda gizli…
Ve gelelim batı dünyasında Miyazaki`nin en çok tanınan eserine; 2001 yapımı Oscar ve Altın Ayı ödüllü `Spirited Away`… Hayao Miyazaki`nin filmlerini izlerken nasıl bir sıra izlenmeli bilemiyorum. Ama `Spirited Away` en sona saklanmalı gibi geliyor. Yine bir taşınma öyküsü, yine ufak şirin bir kız, yine çalışmak zorunda, yine ailesine kavuşmak için zor olaylar atlatıyor… Ama sanki diğer Miyazaki filmlerini izleyip bu hayal gücüyle haşir nesir olan izleyici `Spirited Away` ile doyuma ulaşıyor ve Oscar bunun için sahibini buluyor :)
`Spirited Away`den sonra 2 film daha çekiyor Miyazaki. Bunlardan birincisi 2004 yapımı `Howl`s Moving Castle`. Bu da kesinlikle izlemeye değer bir film. Özellikle 18 yasındaki genç bir kızın kötü bir büyü ile 90 yaşına çıkması ve bu durumu kısa sürede kabullenip, hatta bunu bir avantaja çevirip yaşamına devam etmesi benim oldukça ilgimi çekmişti.
Miyazaki`nin (şimdilik) son filmi de 2008 yapımı `Ponyo` kızkardeşleri ile birlikte denizde hayatını sürdürürken daha fazlasını görme tutkusuyla bir denizanasının sırtında karaya çıkan denizkızının öyküsünü anlatan bir çizgi film. Ponyo`ya filmde tatlı mı tatlı bir Japon erkek çocuğu eşlik ediyor.
Miyazaki kariyerine başladığından beri değişik şeyler üretmeye ve kimsenin tarzını, eserlerini kopyalamamaya kendini adamış bir sanatçı. Disney tarzı çalışmalar yapanların canlı renkler ve yuvarlak hatlarla göz boyamaya çalıştıklarını ama kendisinin daha çok çizgiler üzerinde çalışıp, zarif renkler kullanıp, 2 boyutlu olsalar da yapıtlarını daha canlı gösterebildiğini vurgulamıştır.
Bu yazıyı okuduktan sonra hepinize uçma sahneleri, şirin ve güçlü bayan karakterler, iyimserlik, çevrecilik, domuzlar, duygusal anlar ve mutlu sonlar (en sevdiğim) yani Miyazaki ile dolu anlar diliyorum!
İrem ^_^









































